Pages

31 Ekim 2008 Cuma

KAYIP MİSKET



Güliz'e

"Dalında çoktan solmuş bir yaprağa benziyorsun

Seni aramızda tutan tek şey
Rüzgarın merhameti Fahriye.."

I
Parmaklar misketlere vurdukça
Eski bir zil durmadan çalar
Bir simit yarısı, bir sıra –dayağı
Yanık izli duvar
Doğruymuş biz unutsak da
Değişmiyor hatırada kalanlar...
Parmaklar misketlere vurdukça
İçimden bir çocuk yuvarlanır
Dönerek geçer başka çocukların arasından
Deymek ister dokunmak ister temas etmek ister adı her ne ise!
– ne istediğini defalarca iyi bilir –
Kayarak misket çukurundan içeri

Bir deve gibi devrilir.

Benden söz ediyoruz nasıl yok sayalım
Küllerimizden doğmayalım Fahriye,
Bunu bir daha asla yapmayalım!

II
Tıkır tıkır bu kaldırımda
Yanından kim bilir kaç defa geçtim
Bu kıvrımlar, susam taneleri, bu siyah ayakkabılar beni tanımaz mı
Kim olduğumu bilmez mi

Kimim ben Fahriye
Çocukluğuna sarılmak isteyen, tüm misketlere
Çamurlu su gibi bulanık bir öğrenme çağında
Uzanıp da o geyiğin yanaklarından öpmek isteyen
Bir büyük saati koluna takıp bu şiirden çıkmak isteyen! Kim!!

Bilmeliyim Fahriye bu bilgi beni öldürmeli
Gülleri koklamalıyım çünkü güller bana sinmeli
Seni bıraktığım yerde kanım dinmeli...

... az önce çukuru geçtim
Cam misketlerde kendimi gördüm tek tek geçtim
Bir Cuma sabahıydı bilmem nasıl ben Pazara geçtim

Sonra mavi bir duvar kenarında durdum
Ne çok anlatmak istedim size
Durdum
Cumartesisi kayıp bir miskette ben yirmi sene durdum

Bugün birden anladım okul önünde
Yakup’un mendillerini izlerken
Kuyruksuz kediyi
ve Çiçekçi Neriman’ın lalelerini izlerken
Nefessiz, diri laleleri
Anladım acımasızlığın yüzündeki “Ben”i
Bir kanser lekesi gibi kıpkırmızı ve iri
Fahriye eve gidelim
O misket gelmez geri.

III
Çocukluğumdan gelip buldu beni Fahriye
Ağzımı yağmura dayamış su içiyordum
İçimde bir kaktüs bitti
Yeşile kaçarken, sarıya yakalanan
Güle kaçarken dikene takılan bir aşk bitti

Cama yazdığın sözler gibi ilk güneşte kaybolur
İlk yağmurda gelirsin
Bu misket için ben kendimi koydum ortaya
Fahriye! Söyle, sen neyini verirsin?

Yaslandığı şeye benzer insanın kalbi
Bırak o camdan duvarı
Büyük Harflerim Devirsin!

III/b
Çocukluğumdan gelip beni buldu Fahriye
Duvar dibindeydim yanıma oturdu
Önce sessizlik oldu, ardından birkaç yalan geldi aklına
Ama uzun bir soluk alıp, çekti gitti aniden
Sonra haberi geldi
Soluk bir fotoğrafta tanıştığı adamı kese kese bitirmiş
Kendini o makasın içinde yitirmiş
Fahriyeden geriye kalanlar, bir kutuda kapalı
Verdiler açtım
Akşam sularıydı getirdiler
- Sularda akşamın göğsü dingin -
Açtım
Duygular bir bir salınıp çıktı
Bir mektup buldum cebime sığmadı
İkiye katladım deniz bölündü
Artık hiç sığmadı

Boşaldı kutu, umut yoktu baktım
Okuyup son mektubu, bir ağıt gibi yaktım

Ağıt: “İçimdeki çöl erir ben ne vakit Mecnun olsam
Eminim vardır hikmeti bu serabın çöle sorsan
Tuttum Leyla’yı kolundan, tuttum terk ettim çölü
Artık kime baksam biraz ölü.”

IV
Bir gemiydi aşk acısı hatırla
Uzak maviliklere gidip çocuklarını boğan
Dönse de her yanımız sarıldı karanlıkla
Yalnız bir huhu sesidir duyulan
Bilmem hala niye çalıyorsun kapımı
Ne bülbülümün sesi var
Ne kırmızımda gül açar
Ben ki kendine asılmış bir ihtilalim
Sallandıkça hevesim kaçar

Dön artık Fahriye
Beni göm artık
– yakında bu işin kokusu çıkacak –

V
Sen bana kurusıkı
Ben sana yaş

VI
Kim derdi kalbine koyduğun sünger acını emerken
Aşkı da es-kaza...
Ah vah Fah... riye, niye!
Diye diye
Sen
Bir yasemin sapı gibi tadarak kendini
Üzerimden sıçrayıp daldığın rüyada
Hayattan fazla açıldın
Kollarını sana bıraktı sevdiğin yengeç
Kimse fazlasını yapmaz
Anlayacaksın er geç

Ağlıyor Fahriye duvar dibinde
“Nuhun izinde güverteye çakılı bir çivi olsam
Eğik
Ama olsam...”
Deniz Batıyor.

Fahriye buluyor tozlu misketi birden
Yıllarca cebinde gezdirip nasılsa
Bir cumartesi çıkarıyor elinden

“Sana açılan kapıydım ben Fahriye
Vura vura öldürdüler
Kilitlendim içime ve dört yöne
Mayan saftı suyun temiz
Lakin pamuk da emer suyu pislik de
Bunu geç fark ettik biz...

Gel Ey Şiir!
Bizi alemden çöz götür
Elalemden akla
İçinden sözleri çıkmış bir şiir gibi dopdolu sakla!”

VII
Tutsak bir meleği camın ardından andıran
Kırılınca akvaryumuyla herkesi kandıran
Sen Şeytanbalığı!
Yok sayacaksak suyu, buruş buruş toplanan bu ağı
Kederine ve derine bir olta da benim için at
Çünkü geri gelmez o yaz ve yaz hep gelir bunu anlaman gerek
Doğmalıydım yapmalıydım bırak gideyim
Bizim için sabah olmuyordu belki ölmüştük
Kaderine ve dirine bakarak yanılanlar bu sefaleti bilir!

Sen cehennemin taşısın Fahriye
Yankın çok, çölün az
Senden çıkan su dünyayı boğar
Onları doyurmaz!

31 Ekim 2008 / İstanbul