Pages

25 Ocak 2007 Perşembe

GÜLGEMİ

Başkasının istiaresine yatmış,
aylar sonra bugün kalkmış
Aşk’a artık tokmuş bir kızdır Feride

Ne ten lekesi,
ne kursaktaki pirincin külleri
Anlamıştır
‘O’ gitti mi kimse sağ kalmaz geride.

GÜLGEMİ
Ebru’ya

bütün işleri bırakıp bütün yalnızlıklara ağlamak istedim
bütün kapıları bütün kilitlerden sökmek
bir yön sığınağıydın bana – bir hayali ikamet
sümbülsüz sümbül kokan oda
gece için fazla parlak bir siyahtın
okyanusun aynasını sallayan ada

gözünün köşesinde
dibinde ayağının küflü su tası
hayat ekmek yediğin
eğdiğin boynunu içinden çatlamış deri kımıltısı
uzağında uçan kuşları bile kişnetmiş
ölüm – bir h’is yığılması
kalbimde vızıltıyla oyulan delikten
balı boşalmış gibi bir kıyamet akıyor
yıllardır

rüzgara karşı bağıra çağıra ağlamak istiyorum
içimde çöl kıvılcımları, içimde kor
yellerdir

halbuki güzeldi, eşsizdi o temmuz
kirpiklerimizde sudan çıkmış güneş kristalleri
karaya vuran el, karaya vuran omuz
hiçbir güneş kurutamaz bu elbiseleri

ondan sonra artık ne varsa yoğun karasüt
her dağ tepetaklak bir buz sarkıtı
kayarken attığımız her çığlık
donup sarkıyor gırtlağımızdan dışarı

beyaz bir deve oturuyor içimizde
kalkıverse çöl kumları sonsuza fırlayacak
İstanbul sisli, rüyalar bulanık
tutup bir dilekle güneşi üflesek dağılacak
nasıl izledim kendimi bir bilsen
solumda kanayan yaraya bakarken
içimde tuz, içimde zehir
yıllardır

neden dedim bu düz gidiş
yaşamak "sonsuz italik"ken
içimde deniz, içinde gök yıldızı
yollardır

kullanabildiğim sözcükler
[bir bedeli anlatmak için
bir bedeni zorlamak, biçimi yırtmak
başlamak için]
ah Feride bilmezsin, ne kadar az
şakıyor pencerende senin bir deste şakayık
tüllere aşık, ki artık tüm dünya beyaz !