Pages

13 Aralık 2005 Salı

BALIK ÇEKİLMESİ


Valentine'e
Yaşlanmış
Çizgi çizgi bir zaman
Buruşarak suyun içinden çıkmış
Buruşarak balıktan
Sinmiş üzerime alelacele kokusu
Sinivermiş bir alela’delikten dökülme ziyan
Hareketten devamlı bir eksiklikle zıplayan

İçime hiç sinmemiş
Ha kaydı ha kayacak eskiyetmeliğim
Yetiremediğim

Sen ki bir unutma biçimisin
[Çekildiğim yere damlayan

Ağır ağrı
Buluşturulmamış
Buruşturulmuş denemeler gibi
Bilmem ki kaç büklüm
Kağıtta ağıtta -tığ tığ incecik
Göz kırpar kıstırıldığı aralıktan
Gecikilmiş yaşamaya
Şamataya

Çekerim çekmecem boş
İterim itmecem boşuna
Ağzımda bir tütün ısrarı
Bende öncesi olmayan bir tatla ıslanmış
Çekilmiş ve bırakılmış
Orada bırakılmış
Yıllarca

Biri adımı sormalı
Uğraşımı dilimi tokluğumu

Yokluğumu
[Ah, durduğum yere damlayan

Geri gelir belki çağırsam
Ço(cu)kluktan kalma söz oyunu
Saz uyumu, yakılan türlü şeyi göze yansıtan

Nedir bulduğum
Rüzgarda tutulmuş gibi kaskatı bir aramaktan başka
Nedir yalayarak geçen gölgemi
Sürekli etten
Sürekli aşka

Özgürlüğümün tuzu fazla
Kerameti silik evliliğimin kainatla
Nedir beş nala sürdürten bana bu atı
Yara bilmez bir inatla

Sazımın sonsuzca sıralı teli
Sesi sızımın tekil
Nasıl baş etmeli bilmem
Bu baş göz edilmeyle
Bu çarçabuk insancık sevgisi, bu şekil
Hem neden seveyim ki
Nasılsa herkes
Hep kendine vekil

Aldanma bu evin güneşine
Kapısından duyulan sahte sedef saadetine
Koşturur koşturur yorulurum
Anlaşılmaz ki hiçbir yorgunluk söylemeyle
Yeryüzü mendili uçuşur
Siler terimi, terimi karıştırır
Meyle
İçer içer sarhoş olur
Açık saçık konuşmaya dalar
Yıllarca dalar, yaşlanır
Çizgi çizgi bir zaman
Sabah sabah bir zaman
Akşam akşam bir zaman
Zaman zaman
Azalır...

Masalarda koltuklarda iskemlelerde
Patlayan su baloncuklarının izi kalır
Gitmez gidemez bir balık
Yan yatar
Bakar
Bakar

Bakakalır


5 Aralık 2005 Pazartesi

TOPAL ŞİİR



Kendini küssuratlı zamanlardan tanıyan yabancı
Erittim ıslığındaki tozlu gümüş sarkacı
İçime kadife giyindim özgürlük nakşa illüzyon
Hiçbir atımı hiçbir ülkeye süremem
Her dönemeçte sırtımdan inecek olan
[ Kürklü koyu sağanağıyla bir yorgan içinin
korkulu ve terli gece yarılarını taşıyan alnında ]
Bensem

Dört nala şanslıyım, bu ahengi gözümü kırpmadan duydum

Ellerini esirgedi toprak kökünden
Ağaç gökyüzüne meyvasız çıkar
Resmini boyadığım her yere ay gelir
Bir yere gelmez
O bir yere sonsuzluk yetişir

Ağladım iki damla v çizdi sesim suya
Ben istemedim kimse de getirmedi
Bir yuların hayat koştuğu pamuk tarlalarına
İsmini yalnızlık koyduğum topal atları
Vurdum!


20 Kasım 2005 Pazar

EBRULİ



kül kadar yaslı yasaklı
zamanların işaret ettiği
sezgiyi avuçlarımda buldum
ölü olarak
sizdiniz. Ezdiniz ve gittiniz
bilmem ki kaç parçaya ayrılmış bir buzul suda
kabuğundan ayrılamayan bir yemiş gibi uykuda
yıllar
kaldım

böylesine acılar varken yabansı
bir de güller güller varken
yani ikisi de bir ağızdan varken
gözlerimin rintleri içime akan
bir büyük s'ağlamaydı yine
kıymet ile kıyamet
kaldım

kendime ne zaman uğrasam
uğraşsam adımla hecelerle
bir yankı ebruli ansızın susar
su yolunda kaygı yoksunu ellerini
bir cebine bir sevgiliye durmadan değiştiren
gençliği kadar bulanık bir kuğu hayaleti
uğultuyu süte kabarmadan derin
suyu ağlatmadan serin
bir vurup bir sağlatmadan kendinden emin
olamadan ellerimden tutar da tutar...

yorup beni bir dağ zirvesini
göğe açılan ağzında tartar
nihayet nihavent bir yorulmayla
döner bakar kimi tanısa kendi sanan
soluk bir delilden
silik anı gibi eğilir suya
suda bir deli görür
deli de onu görür, fakat
gördüğünü görmez
delide bir menekşe koyuluğu artar da artar
insanoğlunun kafasına çekilmiş
oradan seyreden bir hayvan gibi
yer yüzünü

yuvarlanarak yanaşır dünya atlasına
uyanır ebruli
kırıp beyazı çıkar
beyazın bir alt tonuna çıkar
kalandır yalnız çatlamış bir mürvet çekirdeği
halvet sandığında kederli
yürür gider ebruli
kaygılı
dizleri titrek

insanlığın ilk gününü y'iterek


10 Ekim 2005 Pazartesi

SONSUZLUĞUN BAŞKENTİ



bir cephede astarı sökülmüş merhamet
bir cephede her şeyi seven rehavet
uzun süren cephane sayımından geriye
elde kül, dilde kutup, canda pusula nihayet


ağzımdan açılan bahçeye çıkarım
çıkarım
çıkarım
sularım beyaz çimenlerimi
ıslak sözcüklerle
sağımda belirir bir sağır
durur hayatın siren sesinde
boşluktur saç örgülerine ilmek ilmek dolanan
salına sora gelir her sevda
bulur elbet kendine bir çıkmaz
çıkıp gidemez, kalır göz göze sırlı kıyametiyle
öyledir kıymet, gelenek görenek, âdap
çalışır dönmedolap!
şu kilitsiz dünyaya, Âlim
durur, elinde iki uçlu bir anahtarla
tüm suyu gözlerinden çekilmiş, har, harap

bilmek ki hiçbir şeyin ortasında uçsuz bir çöldür
durur
içinde serap

seslenirim 2 duvara (yere ve göğe)
"Yoruldum seni terk etmeye
durmaya yürümeye!
Sen Ey Ruhum!! varlığımla yokluğum arasından akan
iki başlı incecik nehir!
Derim; erisem bir ihtimal içinde, ister bal ol ister zehir!"

acılar ki herbir şeyin ortasında bir mantıktır
durur
içinde muamma!

ANMAYA ANITIM
YANMAYA YANITIM
YOK



14 Eylül 2005 Çarşamba

DEMİRİ DEMİRLE DÖVENİN KARARI



zamanın tortusu
dibimden dağıl
işte resim, ben boyadım bu çalkalanmayı
durunca yeniden dibe çökecek, ah
bir çıkış yok – mu?
işte bir resim daha sana
ben çizdim bu boş şişeyi
aktarmak için kendimi yeniye

bir yerlerde uçuşan sapsarı küçük yapraklar
şarkılarını söylerler
yaşama sığdırmam ,için
bu anı
yada yalnızca yaşamam için

karanlık yolda ilerleyen zihnim
çukurları görmeseydi
bilir miydi tümseklerin varlığını?

işte itiraf
suya kendini izleten gözleri dürüsttür Anemona’nın
işte itilaf
ipsiz dibi
yapışkan bir içe çökmeyi
ve nefes nefese bir uğultu taşımayı
– yüksek volümde akıl çıldırtıcı -
yaşadım
gördüm
hissettim
bildim

ve yüzeye doğru çıkacak
doğru’lacak
sıyrılacak kadar güçlüydüm
bu bir üstünlük değil
bu bir fark
sıradan, lanet bir fark

şimdi yadsınamaz bir dipten
ve vazgeçilmez bir yüzeyden söz ediyorum sana
- inanman için değil
- seçmen için değil
- anlaman için de değil

yalnızca duyman için

çünkü anlamak, inanmak
yada seçmek için vakit yok

noktasız bir cümlede uzuyorum
uzuyorum . . . . .
kimsenin başını hatırlamadığı cümleye soralım
“ Peki, umudun var mı? ”
ah, gözlerimin altında yatay birer çizgi
ağlamakla önemsemek arası
gözlerimi kırpıp açtığım kısacık sürede
durduran ve harekete geçiren zamanı

ama bu olmuyor
olmadığını biliyor Anemona
yüzeyden derine bir ip sarkıtıyor
kaldırma kuvveti bozuyor ipin kuvvetini
yaraların kudretini

"dalmaktan başka çare var mı
ulaşabilmek için derin dibe
geridekilere?!
.. yok mu?"

o halde inanmalı Anemona, ürpererek
mutluluğun çekim gücüne
ve kıyıya çarparken ayaklarını
bir veda biçimi algılamalı bu çırpınışları

senin için ağlayamam
bencillik değil, bunu kimse yapamaz
kimse için yapamaz
iyi anla bu gerçeği
mumun dibinde oturan çocuk
parlak bir fikirle oturan çocuk
şimdi gül vakti



2 Mayıs 2005 Pazartesi

ALEM ELMASI


Şahnur'a

`

benden alaca gökyüzü
tıkalı bir coşkunluk halinde baktığım
avuçta emaneten duran yeryüzü-ğü
t-aktığım

önemsenmeli mi aradaki boşluk
seçemiyorum artık kendimi
diğerlerinin gözlerinde
bekliyoruz uzakta, yıldız ve ben
ardımızda kendimiz kadar bir karanlık taşıyoruz
önümüz aydın

bir yangını emiyor susayan ağzım

`
bakılınca yaratandan herşeye
dağılan ve toparlanıveren
herşey, bu masa bile, gizle dolu
gözümle yerle bir olan elma
sonra elimle soyduğum kabuklar
dişlerimle kesip ağzımda tuttuğum
ıslak yeşil bir kokuda sessizce duran parça
ve elimde kalan büyük kısım
sağlam, konuşkan, hür

ağzımla yaşlanıyor sözcüklerim
uzun yolun kısasıyım
gülüyorlar halime
aklımda gittim hep
nereye gittimse

`
hangi içerik tarif eder biçimi ?
korkularıma güvenerek sonunda iki hiç oldum
sınırlarımda gezindim
dibe doğru ve aksi yöne
kaskatı dokunuşlarla dünümü bıktırdım bugüne
kendime yitmiş bir hayal gibi baktırdım
kim bu yabancı?
nefes alıp nefes veren
almak ve vermekten söz eden
saatler..
unutulan anadiller gibi masada kalmış susam taneleri
birbirine dokunan iki bacak
birbirine aynı bedende dokunan iki bacak
onlara batan bir dirsek
saatler..
ölü saatler
ve diri
kavrulan bir sarı leblebi gökte
ve kavuran..

ısınan yabancı
ellerini boynuna tutuşturup
çıplak ten kabuğumu ısıya yalatan, karartan
kim, kim bu yabancı?

yara bağlamanın, kabuk bağlamanın
iki hiçi birbirine bağlamanın sıkıntısı
varlık duru söz kuru
ve işte sınırlarımı belirleyen biçim
biraz tırtıl, biraz kelebek
bitmeyen seçim

`
uçurum sen söyle neydi bize olan ?
yüksekten görünen
alçağı yaratmaya etken değilse neydi ?

kırılmanın şiddeti parçalara ayırmadı
azaltıp durdurdu
tek parça görünmede bile zorlama bir varlık
gölgesine bakan bir gölge ...

belki bu şiddetin kırmayıp
yalnızca büktüğünü varsaymalı
doğrulmayı arzulatacak, ah tam ortadan
uzun ve derin bir bükülme değil
önemsizliğinde unutulacak
küçük bir form bozumu
deforme olan yaşam biçimine alıştıran
ısındıran bir büküklük
kenardan
kısacık

`
sığ sulardan aydınlık bir boşluğa savruluyorum
gri damarlı eflatun bir çiçekten üflenerek

beklentiyiz bizler
böyle diyor ince bir kız ağzı
kim bilir hangi kızın bu ince ağız
yıllar arttıkça yüzler çoğalıyor
kimi, neyi bekliyor bu ses
bu ses
eski bir divanın temizliğe itilişi
mor yeşil baklavalı örtülerin gıcırtılı rutini
yada belki kayıp bir nesneyi bulmaya uzadıkça uzuyor kolum
parmaklarım örümcek çevikliğiyle divan altında
tozları yutarak ilerliyor
bulmayı arzuladığı nesneye yaklaştıkça
itilme şiddeti artıyor divanın
itiliyoruz bizler, diyor ağız
bir beklentiden bir diğerine doğru
zemin ıslak
kayıyoruz
düşmeye yakın tutulup bazen
kayırılıyoruz

koşup dışarı çıkıyorum
sakız esnekliğinde tükürüğe boğuluyorum parklarda
zaman çocuk
zaman ölü eti
şişen
şişip kendini geçen
biçiminden taşıp sonunda patlayan dünyamın beyaz yalanı
benzemiyorum ki kendime
daha kayganım
akıcı bir üsluba doğru dibe çekilerek taranıyorum
bu beyazlık çok soğuk
beyaz damarlı beyaz bir çiçekten
üflenen karlaşmışlığım artık

elim, ağzım ve elma
donarak dağılıyoruz
`