Pages

24 Eylül 2002 Salı

ÖZLEMİN SONSUZ GÜNÜNE DUA



gün; ağacın yaprağı terk ettiği kayıp zamanlama
aranırsa : gün ’delik!

ah ki gözündeki mana beni terklere vuran
ah ki soluşunda dirilteni uman
varlığı cennetin ta kendisi kızım;

ayna diye saplandığın yürek
kör ya da dört göz bir bıçak dahi olsa
bıçaktı
fark edemeyecekti kendini
bileylemesindeki mahur ve isteri harmanı
--nazarsız edasıyla
adına uygun yürürken
gerekirse senin ölümüne

UYGUN ADIM CEHENNEM
Marş: Tek kişilik Tango!
SOLAA ÇARK!!

bilirim çözülmüştür içinde ilmekleri zamanın
masalını sevda edindiğinden beri
yankısından arta kalanını
o bilmiş çocuk siyahın
ve kırılmıştır da üç yerinden kendine
ağırladıkça alıcı kuşlar misafirliğini
cama dayadığın yağmurlu burnun

peki ama
sayaçlar kurcalanmışken
gözlerinde
ellerini saklayan vehmin
işaret yoksunu olmadığı halde
kalbini bir kristale emzirir gibi
bu zulüm neden özündeki
sonsuz bir güle:

sana, yazık olacak.


kelebekkelepçe
(2002 GÜPEGÜNDÜZ YANILSAMALARI)


1 Mart 2002 Cuma

CEVAHİR YADA OYUNBOZU



Şener'e
birinci cevir

kirpiklerinden geçiyor zamanın
ömre pusula fısıltılı rehberlenmiş bir akşam
yerine kimseleri koyamıyorum aşkın

palyaçoyu ilk kez imgeliyorum bir şiirde
erdemin küçükken korktuğu bir anıdan öteye gidemiyor boyalar
bir de
ilk korkusunu insan olmaktan yaşayan göçebe çocuklar
aslını tanıdıkça faslına inandıkları dalgaların
kıran edimine aldanıyorlar bir ihtimal

yuvalarından fırlamış sözler sonra
ama hep sonra dualarla karışan
heceler boyu susmuş ve bağlaçlara konuşmuş sonunda
bir başına seslenişin yine tek hecelik bir ilişki aradığı
okunsan ağlayacak aminli vedalar ardından
zamanın terini bıçakla kurulardı Cevahir
adımızdaki işlenmiş ıslaklığa aldırmadan

önceleri yalnız kendimi görürdüm gözlerinde
öfkesinden kudurmuş kusurlu bir kırmızının
topukları yeraltına şahlandıkça
savrulan eteğimin altında sakladığı çocukluğu
konuşmayı bile öğrenmemiş özellikle
büyüdükçe alıngan ağızların gül bahçesi
çingene dilinde zahiri bir söz korkusu beliren
vurdukça topuklarını dilsiz
savurdukça eteğimi güzel
şefkatin bir annede güle değil
dikene eğimliliği

bu bizdeki yalan da değil be Cevahir
biz korkuyoruz tanırlar diye ikimizden herhangi birini
gece edilen sözlerden değil
sözlerdeki geceden bir sabah
bir sabah alıp da adının ilk harfini
güneşe tamamlayacak kadar


ikinci cevir

uyanırım sonra bir gün ve ansızın
mor bir yaprak bulurum yastığımın hala uyuyan kısmında
uyanırım ve ardından bir adam bulurum aynı yerde
mavidir gözleri ve kapalıdır düşünmem için maviyi
rüya biter bu kere de
uyanamam

Cevahir gelir aklıma
anlamını yüklenememiş gelen gözlerindeki şafak
şafak şafak yara
murattan yana bir duadır amber kokar boyuna
sonra nereye gitsen oradan gelir sana
gökyüzünde veda başlar yaryüzünde sema
erenler yağmur olur fışkırır yeraltından
değişir iklimler yeryüzünün görümlüğü
işte aşk tam da burada başlar
kimlik sorarlar sana güneşi işaret edersin
ay utanır Cevahir uzun bir gecenin mührü
uzun bir gecedir ve ay utanır neylersin

bölüşecektik sabrımızı bile
düşman ağızlardan getirilen ılık kar
ben miydim yatağına ağladığım bir nehrin
içindeki yabancıdan gelen endişeli zarf
açılmamış kıyamet
unutulmuş farz


üçüncü cevir

göreceksin Cevahir ak bir şimşek gibi duyulacak o ilk ses
kim vurduya gidilen kapıların ardında bir gün
bizim de geç kalınmış bir merhabamız olacak tam vaktinde
çünkü yürek bile dokunur kendine
bazı seslerin ilk halleri z’ahirdir
mor bile ötesinde mora ağlar
göreceksin Cevahir
ipe çekilmiş uçurtmaların yaşından bileceksin
ipe çekilmiş uçurtmaların genişağacından
dar vakitlerde çizilen ilmekli resim
unut gitsin!
boşluk doldurmaca oynuyordu hayat / dönerken bile duruyordu zarlar
masaların da bir suçu yok masalların da
tuz kadar sevdik biz Cevahir tuz kadar!

dersen ki bir gün eğilip kulağıma
“birbirimize sarılarak uçabilelim diye
bizdik durmadan kanatlarımızı kıran ”
al benden de o kadar!
ve demezsen de işte bu yüzden
kim vurdunun telaşında kapını açtığın
yerçekimli bir sestir bu herkesin bildiği renkte bir renk
ve herkesin çocukluğundan kanayan
“karanfil hatrı” ahenk
o da yalan
o da yalan


dördüncü cevir

kirpiklerinden geçiyorum zamanın
ömre pusula fısıltılı rehberlenmiş her akşam
yerine kimseleri koyamıyorum aşkın
ötesi hikaye berisi şiir

su da’yanıyor gözüme Cevahir!


25 Şubat 2002 Pazartesi

BAŞARISIZ GERÇEKLER ÜZERİNE



Aklı vakte küstürdük yıllar oluyor
İyi niyetli yelkovanlar devrildi ardından
Saat saat
İplik iplik gözledi yasalgın sırları aynalar
Kırılan biz değiliz
Geçtiğinisandık sokağı : alışkanlıklar

İçimize düğümledik dil’eklenmiş efsaneleri
Bir ihtimal yanılma paylarından çözümlendi ağaran gün
Eşsiz mağaraların manzaralandığı

Yâr’asın serimde kuş’atılmış diriliği!
Serimde serin unutulan: yalnızlığın ilk adı
Hay aksi bir çocukluk bu kanadıkça kana ayan
İnsan aşkına
Kum akıtan avucundan zamanın
Açılan sonra usta bir ağaç gibi toprağın çırağı
O kırağı çığlığı toyluğun
Ve durağı çığlığın
Kupkuru bir yas’emin

imdi sen
Boylunca uzanmış mat bir şahın gizli öz’nesisin [?
Edebi’yâdedilen kayıp bir ikizin metaneti
Arayışın ezelî sus pusu’su
Dostum..
Biz yalnız’ca korkumuza güvendik
ayın kendi ağırlığından başkasına hep “niran!”

Düşeyazan iki isimdik
İki serdüşt
Daha önsözünde kendi kitabına kapaklanan
Böyle başladı bir gece şiir : en keskin uzvumuz
Ağlıyordu taş bile, kalpler yerine!
Doygun bir kedinin karnında uyuduğumuz
Açlık açlık kokan yabancı ayaz
Tanıdıklığı bilfiil hep insan
Hep insan

Kıl payı öldürmedik birbirimizi
Kıl payı öğrendik sevmeyi bile

Sonra mektuplar vardı bir yerde
İki satır geç kalınmış
Uzasın diye zamanın kendini ıslattığı
Umutsal bir salıya dönüşen serap
Güldüm sonra tebessümledim kendimi
Gül taksimi dinliyordu ayaküstü deniz
Kızdım masalarda bıraktım kokusunu
İşte sökülen şafak, ayraçtan kitaplar, sözleriniz

Bazen orta yerinden düşüyor aklıma
Falları koparılmış bir çiçeğin iki şıklı küsü
Adı kalmayıncaya dek koparılmış ama
Oradan geliyor umduğun ve ummadığın ne varsa
Parmak uçlarına mecnunlanan
Takvimsiz çölde kısacık rüya
İklimler merdivenli
İkilimler sarp
Herkes biraz kendine evliya
Sesler duydumdu giyindikçe alfabenizi unuttuğum

Alfabeniz : güya


18 Şubat 2002 Pazartesi

FEM



“hangi mucizevi yanılgı çimdikler ve geriye getirir kaçırtılmış ağrının şaşkınlığını ?” Ebru KARAOĞLAN


tığla çekiyorum içime açılan zamanın nefesini
delip nasıl geçerse kendi kahverengi misafirhanesini yeşil
boşalttım aklımdan esirgediğim yürek kârı aynaların geveze konuklarını
bunca sancı bunca harlı iklim benzeşiği ardından ellerimin
beklenen mısraları yazmamasından ötürü terk edildim
yırtıldı çünkü sorularla aramdaki defter
gördüm göreli gözlerimde duruldukça hızlanan o sorusuz cevabı
alnımda büyüdükçe sulara hecelenir yıldızımın toy yansıması
bilsen
..femden bir dokunuşun uçsuzuyum bugün
bucağımda papatya sapların uzar gökçekimin boyunca senin
şeklini unuttuğum bir vedadır artık kucağına yatıp söylediğim
gitsen haklısın, koyacak yer bulamadık
kapı eşiğinde kabarmış eski bir leke gibi durdu hasretim

ben dalgını olduğum denizin sunduklarını çoğalttım yalnızca
fikrim okyanus
dalgalar dalgalar...
adeline'ın titreyen elleri arasından
bakışım damla damla düşerken toprağa
gördüm, yırtık bir metanet gibi sancısını çekirdeğin
ve gülümseyişini ardından hakikaten de ilk bahar şaşkınlığıyla
“arı!!! arı!!!!”

rüzgara minnetimdir ağzımda açan çiçek adları


2 Ocak 2002 Çarşamba

GÜMÜŞ PEÇETE


BİRİNCİ MASA'L

yakabilecek kadardık sular dökünmüş
iki çığlık tek menekşe o yazı
bizzat herkesin çocukluğundan geliyorduk
biraz ürkülü takmış birbaşı rütbesinin
bir takım takım yıldızlarını gözlerine
yokluğa re’hin bırakılmış ipin kuyusuz duası
önce yalan vardı kapı merceği genişliğinde
dostlar affedin önümüze sığınırdı kurşun bile
geçirgen bir yaprağın alın yazısıydı
inceldikçe susturuculu tadı ikinci tekil şahıs-aryoların
çağrılar kıblelendi içimize olmadı adresler

kelebek
adım adım i’sim telaşı kurralsızlığında beklemek
iki kör gibi
sağırlığın ekosu
sorulmuyordu yanıtları bir eski zaman hatırı kendine vedaların
viran bir kahve kokusuydu niyetisiz tutulmuş
vaktimiz dardı
zaman, o bol telveli unutuluş

çünkü yürekti ele verdiğimiz herhangi bin geceden bir gece
ve herhangi bir yanlış anlaşılma payıydı ortak doğrumuz
sırlı balık kuyruklu yalan
aynaların söylediğidir karşılıklı şarkılarda
kırıldıkça birbirine çoğalan
fallar tutmayacaktı elbet göçebe kendine taşınır
unut gidelim be güzel çocuğum
inanç ıslanırken ağzında telvelerin
dilsiz bir kervandı uğurlandı dua

fin’can soğuttuk biz yalnız
iki masalık eflatun uzaklığında
açılsa da söz olacaktı artık kapanmasa da


İKİNCİ MASA'L

sedefinden bir güldür alkışlanan
al bir güldür toprağın se’definden seyre açılan
şiirim batıl inancım
nereye gitsen yine oradan bakar sana
aleyhimize işlese de zaman/zaman
lehimleriz yüzümüzde tutuluşunu ayın
buluta zımbalanmış bu’har dokunuşu kayıtsız tebessümün
görülecektir
aksine de dönebileceği kuşların bir kuşku vakti
hicran.. hicran..
ANNEstezili bir vedadır ne de olsa/olsa kırılır çıkar rayından

ESMERALDA KAMBUR VE KLEPTOMAN BİR MÜZİSYENDİR
KİLİSEDEN ÇAN ÇALAR.. ÇAN ÇALAR.. ÇAN ÇALAR..

heceler vardır susarlar
göğü ezberlemş gibi mavi kanayan
hangi resimde ters okudum giyindiğimiz nef(e)si
melodili bir zamandı yara, men dilinden çevirili
kaç mevsimdir okşanmasız geçirmediğimiz
iğne deli’klerinden, aklımız şahit!
sağ elimizi üzerine koyup yemin ettik
yürek/ten giyinip üşüyen lahit

çevrili yaylar esnettik ok’umuşluğumuzun bitkisel ülkesine
elim kendi yordamıyla bile /bile dokunamadı
satır arası /satır vurduğumuz/ yokluklarına
tüm dillerin ortak vakti bir anı
kor’kuyu bıçakladıksa düşümüzde
gözlerimizdeki iki g’eceden bilinsin
Yaz!gıydı bizimki
sır verir, sel veremezdik birbirimize

k A R A Y A V U R D U K..


ÜÇÜNCÜ MASA'L

“savaş bitti yıllar oluyor çocuk”

kafatasında yaşayan bir Cheshire Kedisiydi sevgilim
bu bir konçertonun en güzel melodisiydi
bu bir ağır mavinin kendini güle çevirmesi
h’içler kaldı geriye aynalar
sırlar
sır tutamayan sırlar
deyimsiz bir anlamama bu ipeğe kesmiş hüzün
“hak edilmiş” ama nereye gidersek bir zaman
oraya benzediğimiz korunaksız sure’tine kesen yüzün
sudan sebepler dostum, SUdan sebepler
kış gelince koyacak oda bulamadık bohçalanmış ağlayışları
diye sürü sürü geldiler
can verdiler (mevsime)
ama can istediler ağlayışları bohça bohça
andık durduk boyuna yadırgamadığımız ne varsa
toplasan şimdi bir arpa ederiz seninle
yolun boyu gidilmemiş her anlamda

GÜN olur DÜZ bir yazı bırakır gece bizim de başucumuza
yıldız saklar gibi kendi kadar siyahını
aksine de dönebilir göç, öç alır gibi zaman kendinden
kuş kuş, oluk oluk akarız insana yedi renk birden
sonra sen, yine Edip Cansever okursun
Yerçekimli bir Karanfil olur insan

İNSAN; san ki olasın çocuk
çünkü bu mevsim seni yalnız sangılardan yakalar


DÖRDÜNCÜ MASA'L

sil’ahını temizle, içinden geçenleri unuttur
ne de olsa bilerken kendinden olanı
olmayana kesen bir ahraz zamanıydı bizimkisi
büyük çocukluktu hakları var
ciddi bir çakıl taşı
betimlemekten ufka uzun metraj yerÇekimli bir karanfili
betin benzin attı (haddin üstüne)
yanisi fiili kara bir ağacı inceltmekte
ayırmak için tebessümü sınAvdan
kalem’imdeki kurşun

yalan desem inanmazsınız
iki ucu da kara bir kibrit çöpüydü
varlığımıza sürtünen kedi
adını Niran koyduk, tüylerinden yanmak kaldı geriye
çift bilinemeyenli duallerin her şıktaydı yanıtı o zamanlar
okusak da çökecektik vakti gelince
okumasak da bilmeyecektik farkı ne

kendimde beğendiğim üç özellikten birisin yine
künyesi kazınmış bir aşkerin el yordamıyla hazır olda bekleyişi
ardımıza bakmadan geçerdik önümüze çıkanları bir vakit
aramıyorduk ki emindik bulacağımıza o yine de ara’dığımızı
ahraz zamanlar.. Masallar.. yine mASALLAR!!
ELLERİNİ İÇ DENİZLERİNDE SAKLAYANLAR!!

“sinema çıkışı yüzler incelensin
Titanik’ten kurtulanlar hangileri
önce “Fareler ve İnsanlar” dostum, işitmelisin
gemiyi terk ederken orkestra bunu çalar!”


BEŞİNCİ MASA'L

adımıza ılımlı fotoğraflar eskittik
mutluluk : üç hececilerin uyuduğu yedi beyaz mağara
gece gözlü çocukların hüznünden aralanan
gece sözlü çocukların gözlerinden sonra, an’sızın
geceleri sızım sızım gündüzlere oya’layan
kim izlemiş kim sürmüş sefasını o yedi rengin
eren olsa murat denilmez adına
gördüm düşümde Cevahir’i mektup topluyordu boyuna
yüzlerden seslerden eskilerden gelen
açamadı yalnız birini kırmızıya ıslanan usare
düşünmesek dedi sonra çekti çıkardı kanını üstünden
sıyırmaya çalıştı kitapların ayraçlarını
zaman vermedi zaman
zaman, anne bencilliğinde iyi huylu bir ur
-en ufak- bir sözle alınan
çekti çıkardı doğasını üstünden
delirmeye çalıştı bilmek için belki de ilk kez
ilkler sordu hatırını ayakları çivili -suare-
en önde kendi alnı, ardı sıra sıra n’isyan
çekti yazılanlar, “karşılığı çıkar”a dayalı
üç beş de senaryo el salladı arkasından
yalnız birinin elleri kesik
kesik ya kan bile akıtmadı korkusundan

“unut gitsin be Cevahir!
yürek odaları bile eskir
o da eskir bir gün, o da eskir..”


ALTINCI MASA'L

mor bir anahtarlık bulurum cebimde sonra
anahtarları kayıp
geç kalınmış odalardan geçtiğim söylenceli bir vakit
üzülecek olurum
ölümü babasından çalıp bana getirir Cevahir
ahir bir kabulleniştir aynalarla aramdaki çingene tarotu
tehir edilir

denize düşmüş gülün maviye çalması kadar eskiyi hatırlarım
ve güle ateşi bırakıp denizin maviyi çalması kadar eskiyi
karaya vurunca zaman rengini bırakıp aheste
çocukluğum gelir gitmediği her yerden
aşk, eski bir masalı anımsar’ılır
yalnızlığımı öperken bir sabah, aynalar da alışır

İ T M İ N A N
sıyıracağımız a yok bir şeyi başka bir şeyden
seyir’eceğimiz de yok bir anı başka bir andan
öyle duruyoruz işte, öylece ortada saklanan
bizim derdimiz mavi akmasıyla kanın
bizim derdimiz bir gülde gökyüzü yanılsaması
öyle çok FARK ediyorsunuz ki fark etmiyorsunuz bile
işte birbirimizi kırdığımız yatsızılı eza’n
işte din’leyerek göğüs kafesimizde çarpan duayı
yüzümüze ağladığımız vedasız, geçmişsiz iki yalan
arasındaki değişmez tek doğru!


YEDİNCİ MASA'L

“savaş bitti yıllar oluyor çocuk
çıkar dilinden artık söz maskesini..”

bakarsın gökte çocuklara
göz kırpar iki yalnız gibi
iki yıldız
yalanla kapı komşuydu yaşadığımız
kimsenin olmayan bir hayalde bir sabah
ahı kalacak gerçeğin
üçüncü tekil kişi uyanmaktan korkup
her boşluğa anne sütü gibi sızan
o eski zamanların peşine takılan ajan(da)lar
ve yapışmaktan boşluklara körelmişsinek
elinizin tersiyle kovaladığınız

yürü gidelim çingenenin kem dili
dilimizde soluk k’almalı parlak NAM
yüreğini diyorum, yüreğini
kolaysa sen sök çıkar, anlam'AZ !
tufan diyorum Cevahir be tufan
her nasıl oluyorsa oluyor “yok ” bile avaz avaz
kaynağından ter’sine akıyor su
sonra damar damar bir yaprağa
aç kitabını sayfaları hareketleyen mesafeye eğil
aç kitabını Cevahir!
boşlukları da okuyanlar olur bir zaman
bir zaman mavi de yanar
gözlerimden bilirsin gözlerini
inanmam deme Cevahir, inanmam deme
mağaralar da birleşir iki çığ’lık tek menekşe
diner bir gün bu asılsız lisan

daha ne olalım seninle ne olalım daha
aşka yüklenmiş en büyük anlamken insan


söz bitti
kelimelerin arası delta
affedin dostlar, siyah karelerdik
biz de vardık her bulmacada